“Sendika Hakkı: Bir Lütuf Değil, Anayasal Güvence”
“Sendikaya üye olsam sorun yaşar mıyım?”
Bu soru, aslında Türkiye’de sendikal kültürün en kırılgan noktasını gösteriyor. Çünkü burada mesele ücret değil; güvenlik hissi.
Oysa hukuki tablo son derece açık.
Anayasa’nın 51. maddesi, çalışanların sendika kurma ve üye olma hakkını açıkça güvence altına alır. Üstelik “önceden izin almaksızın” ifadesi, bu hakkın idarenin takdirine bağlı olmadığını özellikle vurgular.
Bu hak kamu görevlileri için de geçerlidir.
2010 anayasa değişikliğiyle kamu görevlilerine toplu sözleşme hakkı tanındı. Böylece sendikalar sembolik yapılar olmaktan çıktı; norm üretme gücüne kavuştu. Artık toplu sözleşme hükümleri idareyi bağlayan düzenlemelerdir.
4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu ise bu anayasal hakkın uygulama çerçevesini çizer. Kanun açıkça der ki: Sendika üyeliği nedeniyle ayrımcılık yapılamaz.
Peki bu sadece kâğıt üzerinde mi?
Hayır.
Danıştay’ın yerleşik içtihadı, sendikal faaliyet nedeniyle verilen disiplin cezalarını ölçülülük ilkesi çerçevesinde iptal etmektedir. Sendikal açıklama yapmak, demokratik tepki göstermek veya toplu eyleme katılmak – kamu hizmetini aksatmadığı sürece – disiplin suçu değildir.
Şunu açıkça söylemek gerekir: Sendika üyeliği bir cesaret testi değildir. Bir anayasal haktır.
Kamu hizmeti doğası gereği hiyerarşiktir. İdare tek taraflı işlem yapar; kamu görevlisi çoğu zaman bireysel olarak zayıftır. Sendika tam da bu noktada devreye girer. Bireysel kırılganlığı kolektif temsile dönüştürür.
Sendika; çatışma değil denge mekanizmasıdır. Hukuk devletinde sendika, idarenin karşısında değil; hukukun yanında durur.
Haklar kullanılmadıkça zayıflar.
Sendika hakkı da böyledir.
